Veba Zamanlarında Psikanaliz

En son güncellendiği tarih: Haz 10


Jamieson Webster

Freud’un kızı Sophie İspanyol Gribi nedeniyle septik zatürreden öldü. Freud 29 Ocak 1920’de arkadaşı ve psikanalist meslektaşı Sándor Ferenczi’ye “gözümüzün önünde sürüklenip gitti, söyleyecek hiçbir şey yok...” yazmış ve mektubu şöyle sonlandırmıştı: “Peki ya biz? Eşim çok sarsıldı. Sanırım La séance continue [seans devam ediyor]. Ama bir hafta için biraz fazlaydı.” Freud’un tonunu son derece kalpsiz ve zalimce bulmak olasıdır ancak bu, Freud’un veda sözlerinde epey mevcut olan, ona özgü trajik-ironik ruhu ıskalamak olur. Bu sözler, Avusturya’dan ayrılmasına izin verildiğinde Nazilerin ona iyi muamele etmiş olduğunu söylemek zorunda bırakıldığı zamanki beyanından –“Gestapo’yu herkese öneririm”- farklı değildir. Ve bu tonun özelliği psikanalizin en iyi halidir –söyleyecek hiçbir şey yok. Bir sonraki seansınızda tekrar konuşuruz. Vakit doldu.

Bir pandemi sırasında sessizlik ne anlama gelir? Sessizliğin aslında aforoz ettiği ‘pan (eski Yunanca tüm, bütün anlamı katan ön ek)’ ile ifade bulan ‘bütünü kapsayanı’ işitmek ne demektir? Ama bir şey söylemezlik edemezdim değil mi? New York şehrinden geçici olarak taşındığım Shelter Island’daki bodrum katımdan hastalarımı görmekten korkmaya başlamamın nedenlerinden biri buydu. Televizyon ve bilgisayarlarımızdan sığınaklarımıza boşalan koronavirüsün hemen ardından gelmiş dil vebasına ben de bir şeyler eklemek istemiyordum. Bu dilin her türlüsünden ‘ellerimi yıkıyorum’–sıkıcı ya da rahatlatıcı olanından, hassasiyeti azaltanından ya da bilgilendirici veyahut şedit olanından. Bir mektup yazarak meslektaşım psikanalistlere çıkıştım: En azından sizlerin kesinliğin ya da zihinsel sağlık bayağılıklarının veyahut bedeli ağır galibiyetlerin tedarikçisi olmayacağınızı tahayyül ederdim diyerek suçladım onları –bu yöndeki itki pek insanca olsa da lütfen insanların şu an neye ihtiyaçları olduğuna dair iddialarda bulunan bir başka gönderi daha olmasın.

Ingeborg Bachmann’ın ölümünün ardından yayımlanan The Book of Franza adlı romanını okumaya dönüyorum. “Acı nadir bir sözcük, nadir bir şey. İnsanlığın doğal tarihinde bedene tahsis edilen, bedenden göç edip beynin içinde patlayıcı hale gelen bir şey.”

Beni korkutmuş olan şeyin bunların altındaki hastamı bulmak için bütün bu söylemi süzgeçten geçirmeye ihtiyaç duyacağımı hayal etmem olduğunu fark etmeye başladım. Bunu günde yaklaşık sekiz saat boyunca yapmak zorunda kalacağımı. Hastaların kulaklıklar vasıtasıyla kulağımda olmasını sevmiyorum –görsel teknoloji kullanmıyorum, Lacancı bir şey bu- hastaları bir odada iki beden halindeyken dinlemeyi seviyorum. Aramızdaki ritüeli seviyorum: Selamlaşma, kapıların açılıp kapanması. Onlarla konuşacak olsam da onları özlüyorum. Şimdiyse onlarla (Hamlet’in öldürmeden evvel Polonius’a dediği gibi) “kelimeler, kelimeler, kelimeler”le yaşamımı kirleten aynı araç üzerinden ilgilenmek zorunda olacak olmam psikotik hissetmeme neden oluyordu.

Bir psikanalistin tam da analizin yapıldığı vasıta olan dil hakkında böyle bir şey söylediğini işitmek tuhaf görünüyor olmalı. Ancak bir psikanalistin bunu söylemesi gerektiğini, daha beteri kimi zaman söylemediğini düşünüyorum. Freud’un -söylemine yakışmayacak şekilde- psikanalizi vebayla eş tuttuğuna dair bir rivayet bile vardır. Şimdi böyle bir şeyden bahsetmek yakışıksız kaçar; bu eşleştirme baş döndürücü olsa da benim sorum tam da salgın zamanı psikanaliz üzerine.

Daha önce işe giderken ailemi geride bırakmamın önemini pek de fark etmemiştim. Mesafe çok mühimdir. Yan odadaki sıkıntıdan patlayan ve kız arkadaşından ayrı olduğu için öfke duyan, ki bu virüsten evvel benim hatam (bir anne olarak kaderimi kabul ediyorum), on altı yaşındaki çocuğumu düşünemem. Keza diğer odada bulunan ve kahramanca her şeyi anlamlandırmaya çalışırken bir yandan da şu an hiçbir şey yapılamadığından bir film yapımcısı olarak mesleğinin –her ne kadar Hollywood’un ilelebet yaşadığını söyleseler de- ne anlama geldiğini idrak etmeye çalışan partnerimi hayal etmek için de duramam.

Bu kadar yakın olduğunda onu özlüyorum. Seanslar arasında bir bardak su ya da kahve almaya gittiğimde ikisiyle de selamlaşma mahiyetinde birkaç eğlencelik laf ediyoruz. Merdivenlerden aşağı benimle gelmesin diye hızlı bir şeyler –bir zıplama hareketi, alkış, etkisiz başka bir jest- yapıvermem gerekiyor. Rutinimi yerine getirmek için yalnızlığa bu kadar inanılmaz bir biçimde bağımlı hale mi geldim? Bir psikanalist olmak çok tuhaf bir yaşama ya da yaşamayı seçme biçimi.

Pek çok hasta iyi olup olmadığımı öğrenmek isteyerek bana e-posta atıyor. Herhangi bir semptom sergiliyor muyum? Bu notların yakınlığı bana çarpıcı geliyor, yalnızca aktarım olarak da değil analitik çalışmayı koruyan sınırların yeniden tanımlanmasının bir gerekliliği olarak da. İyi misiniz? Analize devam edebilir miyiz? Sarsıcı bir an: Yıllardır ölmek istediğini söyleyen bir hasta, kendisini güvende tutmak için herkesten daha çok çabalıyor. “Siz mi!? Siz mi yaşamak istiyorsunuz?! diyerek sevecen biçimde şaka yapıyorum. Gülüyoruz.

Bir başka hasta kimsenin tutarlı kararlar almayışına öfkeli. Bu öfke, hastanın özdeşlemeye başladığı nihai bir kararın, tek bir kararın –açıverin kapıları, bırakın herkes kendi işine baksın, neler olup biteceğini görelim- hayaleti andıran bir idealini yaratıyor. Olan biteni neden en güçlünün hayatta kalması yasasına bırakmıyoruz ki diye belirtiyor. “Ama ben eğrinin kazançlı tarafındayım, dolayısıyla sanırım böyle bir şey söyleyebilirim”, diyor. “Peki diğer tarafta, sizin karşınızda olan?” diye soruyorum. “Dehşete düşerdim,” diyor. “Bir kereliğine insanları nasıl korkutabileceğinizi anlıyorsunuz!” diye karşılık veriyorum. Şaşırarak şöyle diyor: “Bir süredir söylemekte olduğunuz şeyi ilk kez şimdi anlıyorum.” Etkileyici, kararlı olduğu doğru.

Şimdi Simone Weil’in –bütün bu savaş muhabbetinden sonra- The Illiad, or the Poem of Force kitabını okuyorum. “Güç merhametsizce yok ettiği kadar aynı merhametsizlikle güce sahip olan ya da sahip olduğuna inananları sarhoş eder. Gerçekte hiç kimse güce sahip değildir.”

Artık onunla çalışmak istemediğimi hayal etmiş bir hastayla yaptığım seanstan –onun bu varsayımı neredeyse gözümden yaş gelmesine neden oluyor- pürüzsüzce, telefon üzerinden yaptığımız kendi psikanalizime geçiyorum. Genellikle işten sonra analize gittiğimde ofisten ayrılır, metroya geçer, söylemek istediklerim hakkında düşünür, Üçüncü Cadde’den aşağı yürür, bazen bir kahve alırım. Bu ikisi –analist olarak ben, analistimle ben- bana daha önce hiç bu kadar yakın olmadı. Analistime bunun ne kadar tuhaf olduğunu anlatıyorum. Ona ayrıca analistlerin ölümün gerçekliğini örtbas etmelerine öfkelendiğimi de anlatıyorum. O tanıdık “Hımmm-hmm” sesini duyuyorum.

Ona içerisinde onun ofisinin de bulunduğu, ki bu nadiren olur, bir rüya gördüğümü söylüyorum. Kendim de analist olduğumdan bunun önemli olması gereken türde bir şey olduğunu biliyorum. Rüyada psikanalist bir arkadaşıma “aşk bir uyuşturucu” diyorum ve arkadaşım beni nazikçe azarlayıp el kol hareketleriyle hayır diyor ve bana zamanın dışında bir zaman, yerin dışına bir yer istemek hakkında bir hikâye anlatıyor. Bu çelişkili bir biçimde zaman ve yerin bir reddi; psikanalistin üstlenmesi gereken bir yanılsama ama bunun sürekli acele ettirildiğimiz, bu denli sabırsız bir dünyada anlaşılabilir bir şey olduğunu söylüyor.

Rüya sonra 28. Cadde’de bulunan bir düşkünlerevine geçiyor. İnsanlar odalarında ve ölmeden önce birbirleriyle sevişmek istedikleri takdirde, bir ışık yakıyorlar –analistimin ofisinde olduğunu belirtmek için ofisinin dışında bulundurduğu ışığın aynısı (bir hayli anakronistik, eski ekol bir analitik gelenek), bir düğmeyle oraya gelmiş olduğumu gösterebilirim. Analistim, “Rüyanda gördüğün analist uzun bir yorumda bulunmuş,” diyor. Freud’un “sürüklenip gitti, söyleyecek hiçbir şey yok” sözünü duyuyorum. Rüyanın arka planında aşk/sevgi konusunda düşünüyorum. Akla pek çok ıskalanmış fırsatı, başarısızlığa uğramış eylemi, geç kalmış beyanı, karşılanmamış arzuları getiriyor. Hiçbir şey doğru zamanda gerçekleşmiyor,” diye bağırıyorum. Yirmi sekiz günlük bir adet döngüsü, zamanlama, aşk, ölüm. Rüyanın ayrıca gebe kalma, iki insanın beraber dünyaya getirebileceği ya da getiremeyeceği yaşam hakkında da olduğunu söylüyorum.

Gidip Paul Celan’ın Corona başlıklı şiirini okuyorum:

Sonbahar, avucumdan yemekte yaprağını: biz dostuz. Badem kabuklarından soyup zamanı, ona gitmeyi öğretiyoruz: zaman, kabuğuna dönüyor.

Aynadan yansımakta pazar, düşlerde uyunuyor, ağızlar doğruyu söylemekte.

Sevenlerin kavmine iniyor gözlerim: birbirimize bakıyoruz, karanlık şeyler söylediklerimiz, gelincik çiçeğiyle hatıraların birbirlerini sevmeleri gibi seviyoruz birbirimizi, istiridyelere sızan şarap, ay ışığında yüzen deniz gibi uyuyoruz.

Birbirimize sarılmış, duruyoruz pencerede, sokaktan bizi seyrediyorlar:

zamanı geldi artık bilmelerinin! Taşların çiçeklenmesinin, bir yüreğin tedirgin atmasının zamanı geldi. Zamanıdır artık zamanının gelmesinin.

Zamanı geldi.*

Bugün şiirin sonunu çok farklı duyuyorum. Manik geliyor –“Bilmelerinin zamanı gelmişti!” Hakikat söylendi; huzursuzluk, yaşayan ölüler olma hissi değil; rüyalarımızdan panikle uyanmayız; uyumaya, arzulamaya, hatırlamaya devam ederiz. O kadar da çaresiz değiliz. Mani de aşk gibi bir süreliğine kayıp ve depresyonu üzerinden bir deri gibi atabilir.

Uyanıyorum ve Brooklyn Hastanesi hakkında, sürüntü alma çubukları olmadığından idrar örneği alınan bir kaba tükürmek zorunda kalan bir hastayla ilgili anekdotu okuyorum. Bu sabahki ilk hastamın Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde bir bebeği var. Ne kadar korkuyor olsa da, bebek her şeyin daha da kötü olacağı iki hafta sonra değil de şimdi doğduğu için şanslı olduğunu fark etti. Partneri doğuma girebilmiş, virüse maruz kalma riskini azaltmak için hastane politikasının bir süreliğine değiştiği düne kadar bebekle yoğun bakımda kalabilmişti.

Bana bebeğinin hâlâ içinde, ihtiyaç duyduğu her şeye sahip olacağı yerde olmadığı için kendini ne kadar suçlu hissettiğini anlatıyor. Ona öngörülen sürede doğan bir bebeğin ihtiyacı olan her şeye sahip olacağının bir fantezi olduğunu söylüyorum. İnsanlar vaktinden evvel doğar. Pek çok hayvan neredeyse doğar doğmaz yürüyebilir. Bunu ona bebeği, ihtiyacı olan şeylere sahip olmayan bir hastanenin kuvözündeyken söylemek güç ama ona bir şeyler ifade ediyor gibi görünüyor.

Sorusunu tekrarlıyor: Çocuğu ihtiyaç duyduklarına sahip mi? Bu bir annenin yaşamı boyunca sorduğu soru mu? Evet. Hâlihazırdaki durumun adaletsizliği bu. Malzemeler –maskeler, solunum cihazları, sürüntü çubukları, test kitleri- asgari sayıda, hatta o kadar bile değil ve bu durumun toplumsal eşitsizlik ve herkesin yalnızca hayatta kalmak için neye ihtiyacını sormakta başarısız olmak dışında bir nedeni yok.

Günün son seansı: Ona sürekli kız kardeşine göz kulak olmasını söyleyen ebeveynleri hakkında bir hastaya bir şey söylemeye çalışıyorum ve aklımdaki deyişi kaydediyorum –tamamen uçup gidiyor- ve beceriksizce söylediğim şeyi söylemiş oluyorum. Seans ilerlediğinde aklımdaki deyişin “bir taşla iki kuş vurmak” olduğunu anlıyorum.

Jacques Lacan psikanalizin insanlık halinin tuhaflığını onarmak için değil onunla başa çıkmak, bu tuhaflığı kendisine maruz bırakmak için icat edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bir salgın esnasında psikanaliz yapmaya dair bu kadar tekinsiz, belki kimi zaman yanlış ve imkânsız hissettiren budur.

1 Nisan 2020

Kaynak: https://www.nybooks.com/daily/2020/04/01/psychoanalysis-in-time-of-plague/

Çeviren: Burcu Halaç


Görsel: Émile François Chambon: Sleeper on her back, 1966–1968

* Şiirin çevirisi Ahmet Cemal’e aittir.