Salgın Sürecine Psikanalitik Bakış


Sezai Halifeoğlu

1. Salgın sürecinin bireyler ve toplumlar üzerindeki mevcut ve olası etkilerini kendi perspektifinizden nasıl yorumlarsınız? Bu sürece ilişkin eleştirel bir yorumlama sizce neleri gözden kaçırmamalıdır?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bir kriz döneminden geçilirken ve henüz sonlanmamışken, kendi de bundan etkilenen birinin süreci analiz edebilmesi son derece zordur. Bu zorluğa rağmen, farklı disiplinlerden bir çok insan ve düşünen her bir insan, krizin farklı boyutları üzerine saptamada ve yorumda bulunmaktadır çünkü bu bir ihtiyaçtır. Ancak aniden ortaya çıktıklarından ve önemli ölçüde belirsizlik içerdiklerinden, genellikle tatmin edici bir değerlendirme veya analiz ancak krizlerin sonrasında mümkün olur. Bu nedenle, derginin yayıncılarının yanıtlanması için sormuş oldukları sorulara en azından benim vereceğim yanıtların yetersiz kalacağını baştan kabul ediyorum.

Salgın sürecinin her bireyi aynı şekilde etkilemediğini kabul etmeliyiz. Özellikle salgının başlangıcında ölüm riski ile daha fazla yüzleşenler, ortaya çıkmakta olan verilerin işaret ettiği gibi yaşı ileri ve belli hastalıkları önceden var olan ciddi risk grubundaki kişilerdi. Salgın tırmandığında, yakınlarında veya tanıdıkları arasında hastalık nedeniyle hayatını kaybeden veya hastaneye yatanlar olduğunda, ciddi risk grubunda bulunmayan insanlarda da benzer korkular ortaya çıktı. Geri kalanlar için ise yaşamını yitirmenin, ölüm korkusunun ötesinde başka yitimler ve korkular daha ön plandaydı: ekonomik kayıp, iş kaybı gibi. Bununla birlikte yediden 70’e herkesi ilgilendiren ortak bir kayıp söz konusu oldu: rutinin kaybı. Bu kaybın şüphesiz bazı ruhsal sonuçları oldu ve bunların içinde bence en ilginç olanı, alışılan yaşam biçimlerinin-rutinin desteklediği varoluş algımızda küçükte olsa bir deprem meydana gelmiş olmasıydı. Algıladığımız varoluş biçimimiz neydi ve bu algımız nasıl sarsıldı? Bu soruya popüler olmuş birkaç film yardımı ile yanıt vermek istiyorum.

İnsan, hakikat içinde var olan ve kendi hakikatini de bilebilen bir varlık olmaktan öte, simgeselde-dilde var olan ve imgeselde-düşlemde yaşayan bir varlıktır. Yani insan sandığı kadar bilinçli ve farkında olduğu bir hayat yaşamaz; üstelik nesneden daha çok kendine dair bir yanılsama içindedir. “Avatar”, “Matrix”, “The Truman show” gibi fimlerin varlığı; senaristlerinin insana dair bu gerçekten esinlendiklerini, etkilenerek izleyenlerin ise bu gerçeği sezinlediklerini ortaya koyar. İnsan kendine ait hakikati bilmez. Ne bilinçdışı arzularının, düşlemlerinin hayatını ne ölçüde yönlendirdiğini bilebilir; ne arzularının kaynağı itibariyle Ötekinin arzusu olduğunu; ne de varoluşunun yalnızca gösteren zincirinde eklemlenmiş olmaktan ibaret olduğunu bilir. İnsan özne simgesel bir kurgudur ve ötekinde yansıyan bir imgedir; yalnızca bedeniyle ve dile gelmez (simgeselleşmeyen) özüyle gerçeğin içindedir.

“Avatar” ve “Matrix” filmlerinde bedenler uykuda ya da hareketsiz, yaşam imgeselde sürer. Bu bilim kurgu filmlerinin senaristleri yazdıklarıyla fantastik bir kurgu ortaya koymaktan çok, tam da insanın gerçeğine dokunduklarının farkındalar mıydı acaba! Aslında her birimizin düşlemimizin bir Avatar’ı olarak var olduğunu ve kurgusal bir Matrix içinde yer aldığımızı; bedenin duyumlarının ve somut varlığının, düşlemsel ve kurgusal olanı ancak gölgelemeye hizmet ettiğini biliyorlar mıydı?

Filmlerde hareketsiz bir şekilde uykuda olan bir beden ve zihin, iş başındaki avatarını var eder. Varoluşumuzu bu filmler ile benzerlik içinde ele alacaksak şu farkı da belirtmemiz gerekir: Bedenlerimiz filmdeki gibi uyumaz avatarımızla gezer; avatarımıza yalnızca gerçeğimiz eşlik etmez. İnsan doğduğu anda uykuya yatırılan bir öze (gerçek) sahiptir ve konuşmaya başlayıp simgesel düzene iyice yerleştikten sonra onunla bir daha neredeyse hiçbir zaman karşılaşmayız. Artık dilde ve dilin oluşturduğu simgesel düzen içinde avatarımız vardır. Avatar olarak yaşarız ve bedenimiz öldüğünde bile o düzen içinde avatarımızın bir izi kalır.

Özellikle evlerinde karantinada kalanlar için şöyle bir durumun kendini hissettirdiği söylenebilir: Önceden dünyanın rutin gidişatında avatarlarımız her daim iş başındaydı ve dünyanın da kendimizin de gerçekliği olarak algıladığımız, onun başından geçen maceralardan ibaretti. Ancak, filmdeki avatar yaratan makinenin bozulması gibi, bizim de avatarlar yaratan dünya düzenimize virüs girdi. Kendimizi ne tam olarak avatarımız sayesinde yaşıyor olarak hissedebiliyoruz, ne de hayatımızın başında uykuya yatırılmış hiçbir zaman karşılaşmadığımız gerçeğimize dönebiliriz. Bazılarımız daha fazla olmak üzere, bozulmuş makinanın içinde kalmış gibi, evin içinde de avatarsız ve sanki bildik tek yaşam biçiminden mahrum kalmış gibiyiz. Hemen daha önceden işlevsel olana benzer yeni avatarlar üretmeye girişerek bildiğimiz tek yaşam biçimine uyumlanmaya çalışır haldeyiz.

“The Truman show” filmi ise öznenin kendisinin gerçekliği ile onun dışındaki dünyanın gerçekliğinin farklı olduğunu; öznenin kurgusal, onun dışındaki herkesin ise hakiki gerçeklik içinde olduğunu sahneler. Burada da çarpıcı olan, öznenin içinde yaşadığı gerçekliğin kurgusal olduğunu bilmemesidir. Filmde yalnızca bir insan bu bilmeme durumunu temsil eder, geri kalan herkesin gerçekliği bildiği farz edilmektedir.

Filmin kahramanı Truman’ın önce bir takım işaretlerden sezinlediği, sonrasında etrafını çevreleyen ufkun duvarının (sahne dekorunun) delinmesi ile keşfettiği, yaşamının bir film kurgusu ve kendisinin kurgusal bir özne olduğu olmasa da o ana kadar gerçek olarak algıladığı dünyanın bir kurgu olduğudur. Normalde yaşamlarında bazı özneler kendi varlığının bir kurgu olduğundan şüphelenebilir ancak dünyanın bir kurgu olduğundan o denli şüphelenmez. Bu nedenle dünyaya atfedilen gerçeklik özneleri oryante eder. Yani dünya ile ilgili yanılgısı özneyi kendi yanılgısı içinde kurar. Filmde Truman kurgu perdesini yırtar, dünyanın gerçekliği sarsılır ve kendini dezoryante bir halde bulur. Ancak filmlerde sorunlar büyüsel bir biçimde ve hızlıca halledilebilirler. Truman da o ana dek içinde yaşadığı televizyondan yayınlanan küçük kurgusal dünyasından, gerçek olarak sunulan ama yine kurgusal olan daha büyüğüne geçmeyi tercih ederek şoku atlatmış görünür.

Bugün bütün dünyayı etkileyen, dezoryantasyonla sonuçlanan durum, filmdeki gibi öznel bir keşif hareketiyle değil, içinde yaşadığımızı algıladığımız dünya ismini verdiğimiz sete virüs bulaşması ile oldu. Set boşaltılınca içimizdeki bazı Trumanlar (bu arada her birimizin bir Truman olduğunu unutmadan) daha fazla şok oldu. Nasıl avatarlar eve uzun süreli dönüp, yeni maceralar ile uykuda olan özümüze masal okumaya devam edemeyince tek varoluş biçimi olarak inandırıcılıklarını yitirdilerse, Truman da setten çıkarak bildiği tek gerçekliği yitirdi. Filmdekinin tersi yönde bir mekan değiştirmeyle, karantina nedeniyle kurgusal büyük dünyamızdan evlerimize geçiş yaparak; televizyondan, internetten, oyun konsolundan, bilgisayardan oluşan yine kurgusal küçük bir dünya yaratmaya çalıştık.

Salgın sürecinin birey ve toplumlar üzerinde gelecekteki olası etkisini, bugünkü etkisini ele alırken başvurduğum nokta olan varoluş yanılsamasının sarsılması durumundan daha farklı bir kavram üzerinden ele almalıyız. Çünkü hayatlarımız eski rutinine geri döndüğünde, insan özne de binlerce yıllık evriminin sonucu olarak ortaya çıkmış olan yanılsamalı varoluş algısına hızla geri dönecektir. Yani ruhsal niteliğiyle varlık düzeyinde insan değişmeyecektir; Muhtemelen Truman hiçbir şey olmamış gibi eski hayatına, avatarlarımız önceki maceralarına geri dönecektir. Bugünkü koşulların zorlayacağı, değişim vaadeden bir şey varsa o da başka bir şeydir. Bu süreç insana büyük Ötekine atfettiği tümgüçlü ve bildiği varsayılan öznenin mevcut olmayabileceğini göstermiştir. Hiç kimse insanların ve insanlığın başına ne geldiğini, salgının ne hasar vereceğini, ne zaman ve nasıl biteceğini, sonrasında hayatlarımıza dair bir şeylerin değişip değişmeyeceğini tam olarak söyleyememektedir.

Şimdiye kadar güvenilen ve her şeyi çözebileceğine inanılan genelde bilim, özelde tıp bilimi şu an için virüsten sakının demekten öte bir şey diyememekte, etkin bir tedaviyi ve önleyici müdahaleleri geliştirebilmek için zaman talep etmektedir. Daha önce her şeyi yapmaya kadir görünen dünyanın en güçlü ülkeleri ve liderleri salgın karşısında nasıl bir yol izleyecekleri konusunda kararsız hatta başarısız kalabilmektedir (dünyanın en güçlü ülkesi olarak bilinen ülkenin lideri son olarak virüsleri öldüren cilt dezenfektanlarını enjeksiyon şeklinde vermeyi önerdi). Kısa vadede hayatta kalıp kalmayacağını, ekonomik durumunun ve yaşam biçiminin değişip değişmeyeceğini özneye söyleyebilecek tüm güçlü ve bilen bir büyük Öteki aranmakta ve beklenmekte ama bulunamamaktadır.

Kanımca insanlığın hafızasına her zamankinden daha güçlü bir biçimde, bildiği varsayılan öznenin ve her şeye kadir tümgüçlü öznenin şahıs, ülke, kurum, bilim veya başka bir şekilde var olmayabileceği şüphesi yerleşmiştir. Öyle bir öznenin var olduğunun farz edilmesi, dünyadaki bir çok sürecin işleyişinde anahtar bir role sahipti. Siyaset ve liderler, bilimler ve tezleri hatta psikanaliz ve analistler bu konuma yerleşirlerdi. Hemen olmasa da, bu sürecin ardından deneyimin hafızalarda oluşturduğu şüphe zaman içinde ve yavaş bir biçimde bazı dönüşümlere yol açabilir. Tabii ki bu bir spekülatif yorum, ne ölçüde geçerli olacağını yaşayarak göreceğiz.

Bu sürece yönelik eleştirel bir yorumlamada bulunacak olursam, aklıma ilk gelen bu zor zamanlarda bile siyasetçilerin siyaset yapmaya devam etmiş olmalarıdır. İnsanların varoluşsal koordinatlarının sarsılmasına yol açan yaşam rutinlerinin bozulmasına en doğal ve etkili karşı koyma yollarının, eski rutinlerini mümkün olduğunca en kısa sürede yeniden tesis etmek olduğunu kabul etmeliyiz. Aslına bakarsanız onlar da çatışmadan ibaret rutinlerini, işbirliği ve uzlaşı ortamı gerektiren mevcut koşullarda bile sürdürdüler. Siyasetçiler tümgüçlü ve bildiği varsayılan özne yerine talip olduklarından, insan ister istemez bu büyük Öteki’den daha farklısını beklemekten kendini alıkoyamıyor.

2. Psikolojiyle ilgili alanlarda olan bizler, bu sürecin içinden geçerken, bireylerin ve toplumların esenliğine katkı sağlamak için neler yapabiliriz? Bu süreç ve yapacaklarımız bu mesleki bilgi ve faaliyetlerimizi nasıl etkiler?

Psikoloji ile ilgili alanlardan olanlar da kendilerinden yardım isteyenlere bu hizmeti vermeye devam ederek mümkün olduğunca rutinlerini sürdürüyorlar. Sürdürülemeyen rutinimiz ise onları ofislerimizde artık kabul edemeyişimiz. Bunun yerine telefonla veya online buluşmaları koyduk. Çerçevemizle ilgili rutinimizde oluşan gediği, içerikteki rutini koruyarak dengeleyebiliriz. Psikanalistler çalıştıkları öznelerin bilinçdışlarına kulak vermeye ve insana ait her zamanki çatışmaları duymaya çalışacaklardır. Belki aynı zamanda, yanıtladığım ilk soruda belirttiğim, öznelerin varoluşsal algılarında meydana gelen sarsıntıları da ele almaya hazır olacaklardır.

Benim psikanalize dair söylediklerim diğer psikoloji ekollerinin her biri için geçerli olabilir. Her ekolden uzman, kendisinden yardım isteyen öznelerle daha önce yaptığına benzer bir çalışmayı sürdürme gayreti içinde olacaktır. Yani kriz anında duruma özel bir uzmanlık ve yaklaşım biçimi geliştirilmesi, bence hem gerekli değil hem de mümkün değil. Özellikle salgından önce çalışmaya başladığımız öznelerle çalışma rutinlerimizi koruyarak (uzaktan çalışma dışında), bu günleri birlikte geçireceğiz ve salgının ardından da ofislerimizde devam ediyor olacağız. Salgın sırasında yeni danışan kabul etmek durumunda olanların çalışmalarının içeriğinde farklıklar söz konusu olabilir. Bu konuda kendi deneyimim olmadığı için bir şey söyleyemeyeceğim. Ama gerek eski danışanlarıyla çalışmalarını bu süreçte de sürdüren, gerekse bu süreç sırasında yeni danışan alan meslektaşlarımız, insana ve onun krizlerine dair önceden bildiklerine ilaveten yeni şeyler öğrenmiş olarak bu dönemi geride bırakacaktır. Sağlıklı ve daha tatminkar analizlerimiz ancak bu dönemin ardından başlayacaktır.


Nisan 2020


Sezai Halifeoğlu, Psikanalist, Psike İstanbul Üyesi

*Bu söyleşi-yazı, Psikoloji ve Toplum dergisinin Salgın Zamanları dosya konulu 10. Sayısında yayınlanmıştır.


Görsel: Shahram Rezaei (Iran)