Pandemi ve Yıkıcılık


Sevil Kural


Çin’in Wuhan kentinde başlayan Covid 19 salgını ile bugün toplamda 3,000,000 kişi enfekte oldu ve 200,000’den fazla insan hayatını kaybetti; binlerce insan korku dolu karantina günleri yaşadı, binlercesi sevdiklerine dokunamadan dünyadan ayrıldı, binlercesi sevdikleri ve bağlı oldukları kişileri göremeden uğurlamak zorunda kaldı, binlercesi hastanelerde korku ve acı dolu günler geçirdi. Hastalanmasalar bile milyonlarcası işini kaybetti, milyarlarcası yarını öngöremez durumda. Salgınla savaşımda binlerce sağlıkçı hayatını kaybetti, ailesinden, sevdiklerinden ayrı kaldı….

Yaşanan felaket doğa ve bugüne kadar yaratılan teknoloji üzerinde insan gücünün ve kontrolünün ne denli sınırlı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Freud şöyle yazmıştı : “Ego kendi evinin bile efendisi değildir”. O halde doğayı, hayvanları dilediğimiz gibi kullanabileceğimiz ve bunun bir risk oluşturmayacağını varsaymak belki de bir illüzyondur, hatta ve hatta belki de bir hezeyandır; sanki gücümüzün ve istediklerimizi yapabilmenin sınırlarını zorluyor ve kabul etmek istemiyormuşuz, kastrasyon, engellenme gibi durumlarla hiç karşılaşmayı düşünemiyor ve sihirli bir tümgüçlülüğe sahip olduğumuz masalsı bir noktada kalmak istiyormuşuz gibi. Savunmacı tutumumuz tümgüçlülüğümüzün hizmetinde ve onunla doğaya meydan okuyup hükmedebileceğimizi varsaymaya devam ediyoruz.

Salgının nihai maddi ve manevi sonuçlarını öngörmek, tahmin yürütmek neredeyse imkansız. Halen öncelikli olan dünyanın neresinde olursa olsun hastalara gerekli tıbbi hizmeti sunmak, sağlık çalışanlarını korumak ve işlerini kolaylaştırmak ve insanların kimi günlük ihtiyaçlarının sağlanmasını sürdürülebilir kılmak. Ancak durum hepimiz için korkutuculuğunu ve belirsizliğini korumaya devam ediyor ve yakın bir gelecekte de edecek gibi. Global bir dünyada hepimiz aynı tehlikeyle karşı karşıyayız, hepimiz aynı gemideyiz, bu nedenle de sözkonusu sonuçlarla nasıl başetmek istediğimizi veya gerektiğini düşünmek ve gözden geçirmek, kimi çıkarımlarda bulunmak durumundayız.

Yıkıcılığın pek çok boyutu yıllar boyunca farkedilse de, iklim değişikliği, hayvan türlerinin yok edilmesi, hava kirliliği gündeme getirilse de, ekonomik büyüme, istihdam sağlamak, kaynak bulmak, çeşitlilik sağlamak gibi yıkıcılığın hep su götürmez haklı sebepleri ön planda tutuldu . Biraz da bu nedenle içinde bulunduğumuz salgının insan eliyle başlatıldığını ve sorumlusunun da insanoğlu olduğunu düşünmek yanlış değil. Bu durum kızgınlık, üzüntü, pişmanlık ve endişe gibi karışık duyguların birlikte yaşanmasına sebep oluyor. Yaşayarak öğrenenlerin (Bion) sayıca ne kadar az olduğunu görmek üzücü ve utanç verici ( Singapur, Hong Kong, Güney Kore..). Sadece birkaç yıl önce benzer etkenlerin sebep olduğu SARS, MERS salgınları ve bunların yıkım potansiyelleri neredeyse bilincimizden tamamen silinmiş durumda. Bilincimizde kalan sadece masumane gösterilen egzotik yerel lezzetler, araştırma geliştirme kisvesi altında laboratuvar deneyleri, ruhani gereklilik olarak toplu halde yapılan dini ritüeller. Bunların ön planda tutulması ile bölme mekanizmasının ne denli derin ve yıkıcı bir etkiye sahip olduğunu görmek sarsıcı.

Elbette ki politikacıların, hükümetlerin, uzmanların yaptığı inanılmaz hataları görmek çok acı. Viroloji laboratuvarlarının kaynaksız bırakıldığını, kaynakların sözde daha önemli yerlere kaydırıldığını, benzer etkenlere karşı başlatılan aşı çalışmalarının ekonomik olmadıkları için bırakıldığını öğrenmek çok acı! Görünen o ki bizler de bu tehlikelerin farkında olmamıza rağmen karar vericilerin üzerinde kamuoyu baskısı oluşturmak için üzerimize düşenleri yeterince yerine getirememişiz. Sınır tanımamak, sınırları dilediği gibi esnetebileceğini veya tehlikeleri hiçe sayabileceğini varsaymak tümgüçlülüğün bir göstergesi olup, aslında hem bireyler, hem de toplum olarak bizi tehdit eden en büyük salgındır.

Durumun içindeki yıkıcılığı daha da arttıran bir diğer faktör de hep “ daha fazla, daha fazla” olmasını arzu etme eğilimi. Bu açgözlülük ve sınırsız güç ve büyüme arzusu değil midir kaynakları araştırma laboratuarından nükleer santrallere ve silahlanmaya kaydıran? Açgözlülük de dizginlenemez ve öyle kalacaktır…1930’da “Uygarlığın huzursuzluğu’nu kaleme alırken Freud şöyle yazar: “Açgözlülük eğilimini gözlemlemek için çok uzağa bakmaya gerek yoktur, her birimizin içinde bulunmaktadır. Homo homini lupus= İnsan insan için bir kurttur”. Bu nedenle, her ne kadar rasyonel düşünceyi temsil eden söylemler ekonomiyi sürdürmenin önemli olduğunu, bu kadar radikal önlemlere gerek olmadığını, baş edilebileceğini iddia etse de, Covid 19 salgını gibi felaketlerin itici gücünü rasyonel olmayan bilinçdışı yıkıcı güçlerin oluşturduğunu hatırlamakta ve akılda tutmakta yarar var. İhtiyaç olan ne ve ne kadardır gerçekte? İhtiyacın çok ötesinde yer alan “devam devam devam” kisvesi altındaki açgözlülük, pervasız ve sınır tanımaz haliyle bizi çocuklarımızın geleceğini tehlikeye atmaya ve yok etmeye mi götürüyor? İnsanoğlunu ve gezegende yaşamı sonsuza kadar yok etmenin arefesinde miyiz? Virüsün ve hastalığın ortaya çıkışından tutun da ortaya çıktıktan sonra alınan yetersiz ve basiretsiz önlemlere kadar izlenilen yollarla zaten var olan yoksulluk, savaş, ekonomik krizlerin yanına bir de salgın krizini ekledik ve geldiğimiz noktada kendimizi yeryüzünden sonsuza dek silme olasılığı ile karşı karşıyayız. Sadece suicidal güçler değil, çocuklarımıza, gelecek nesillere yönelik cinayi dürtüler de işbaşındadır.

Doğayı, çevreyi dilediğimiz gibi kullanıp kontrol edebileceğimizi düşünmeye götüren narsistik kibirden korkmalıyız! Bunun bir illüzyon hatta hezeyan olduğunu gösteren gerçekler saymakla bitmez - Çernobil, Fukuşima, SARS, MERS, Küresel ısınma... Savunma mekanizmalarımızın yol açtığı tehlikeleri farketmek zorundayız: iyi bilinen gerçekleri yıllardır önemsemediğimizi, inkar ettiğimizi, bastırdığımızı veya böldüğümüzü; bu mekanizmaların sayesinde toplu olarak tümgüçlülük varsayımı içinde yaşamayı sürdürdüğümüzü görmeliyiz.

Sonuç olarak görünürdeki masum ve mantıklı girişim ve uygulamaların ardında yatan kimi yıkıcı narsistik dürtülerin farkına varmak bizim tercihimiz olmalı. Tercihimizi ancak bu yönde kullanırsak insanlar olarak içimizdeki yıkıcı güçlerin harekete geçmesini durdurma şansı bulabiliriz. Bunu yapabilmek ise ötekiyle bağlantı kurup işbirliğine girmemiz ve global bir sorun için yerel/bireysel çözümlerin ötesinde çözümler bulabilmemiz için bir önkoşuldur.


Yazan: Dr. Sevil Kural, Psikiyatrist, Eğitim Psikanalisti, Psike İstanbul, IPA üyesi