Dehşet Virüsü

Joseph Triest*


“Kızıl ölüm uzun süredir kırıp geçiriyordu kenti. Hiçbir salgın böylesine öldürücü, böylesine korkunç olmamıştı. Totemi kandı; mührüyse, kanın kızılı ve ürküsü. […] Ama Prens Prospero mutluydu, yürekliydi, akıllıydı. Ülkesindeki halkın yarısı hastalıktan yok olup gidince, saraydaki şövalyelerle leydiler arasından sağlığı ve neşesi yerinde olan bin kişi çağırttı huzuruna, onlarla birlikte kale gibi bir manastıra, uzaklara çekildi. […] Kocaman sağlam bir duvarla çevrilmişti. Demir kapılar gömülüydü bu duvara. Saraylılar kapılardan girdikten sonra, demirci ocakları, çekiçler getirildi ve sürgüler eritilip kapılar kapandı. Amaç, içerdekilerin umutsuzluk ya da çılgınlık nöbetlerine tutulup dışarı çıkmalarını, dışarıdan da içeriye girmelerini önlemekti.”

(Edgar Allan Poe, ‘Kızıl Ölümün Maskesi’, Tomris Uyar çevirisi, Notos Kitap)


Oldukça kısa bir süre içinde, ‘gerçek’ten çıkagelmiş gibi duran bir ‘virüs’, bastırılanı geri döndüren mahşerin atlılarını yanına alıp, insanları gerçek hayatın açık havasından, bilinç dışı düşlemlerin ve Zoom’un sınırlarına sürmeyi başardı. Salgın hastalık sarsıcı etkisini gerçekte gösterse de, dehşetini daha çok zihnimizdeki temsilleriyle saçıyor. David Grossmann’ın Haaretz’te yayınladığı yazısında isabetli biçimde ortaya koyduğu gibi, ‘salgının anonimliği, acımasız meçhullüğü, birdenbire fazlasıyla kırılgan ve çaresiz hale gelen hayatlarımızı emip tüketmekle tehdit ediyor’.


Bu kadar tarifsiz ve cisimsiz olması, bizi tahayyülümüzde ona bir yüz icat etmek zorunda bıraktı. Günümüz distopik televizyon dizilerinin ve bilim kurgu romanlarının yanı sıra 14’üncü yüzyılda, Kara Ölüm’ün tasvirinde de kullanılan canavarımsı yaratıkların rolü, virüsün neşeli renkleri olan ‘bilimsel’ mikroskopik fotoğrafınca üstlenildi. Sanki altın taçlarının estetik simetrisi onu geldiği yere, bilinç dışına geri göndermek için yeterliymiş gibi duruyor ancak durum hiç de öyle değil. Bilinç dışı dehşet ‘yaşadığımız yere’ sızdı, insanlığın asla yaşanmayacağını düşündüğü bir şey meydana geldiği için değil, aksine, tam da her zaman gerçekleşmesini hayal ettiği felaketin, şimdi gerçeklikte yaşanıyor olmasından dolayı. Kitaplarda yazan gibi bir toplumsal travmanın meydana gelmesi ve iç dünya ile dış dünyayı ayıran zarın yırtılması için -Donald Winnicott’un deyimiyle ‘çoktan gerçekleşmiş’ bir ‘çöküşün’ gelecekte olacağına dair kaygının- felaket fantezilerinin gerçekleşmesi yeterlidir. Bu nedenle bu yazı, Covid-19’un ruhsal dengi olan ‘dehşet virüsünün’ potansiyel zararına ve günümüz psikoterapi dünyasındaki olası sonuçlarına odaklanarak salgının psikolojik etkilerini ele alıyor.


Dehşet virüsünün esas işini, (neredeyse canlı bir hücredeki işleyişiyle aynı biçimde) benzersiz bir kaygıyı, bireysel ve kolektif bilinç dışındaki kökleri derine uzanan tekinsizliğin dehşetinin yaratması olarak tarif edebiliriz.** Bu virüs, bu mutlak başka, gören ama görünmez olan tanıdık-yabancı-öteki (‘kanın tadını alır almaz yeni bir yaşama uyanan  […] hayaletler’ gibi***) birdenbire hortladı; ‘canlı bir hücreyi’ ele geçirip, onu esir edip, çoğalmak için kullandığında tam da Freud’un tarif ettiği tekinsiz kaygının ilkel doğasını harekete geçirmiş oldu.


MAHŞERİN DÖRT ATLISI


Dehşet virüsüne hizmet eden mahşerin dört atlısı ise şöyle: 1. Ona atfedilen, durdurulamaz işgalciliği; 2. Freud’un tekinsiz dehşetin ana nedenlerinden biri olarak tarif ettiği, yarı canlı, yarı cansız özelliği; 3. ‘Dokunma yasağını’ (sosyal mesafeyi) dayatma becerisi; pratik anlamda yaşamsal olsa da, bu önlemin annesinin kucağına sığınmış her bebeğin en temel savunma mekanizmasını elinden alması; 4. Kapımıza kadar getirdiği ve inkar etme becerimizle almak istemediğimiz ölüm mesajı.

Virüsün ruhsal saldırıları ise birkaç aşamada gerçekleşir. Önce, tehdit altındaki insanların şeytanı dışarıda bırakmak için bir araya gelmesine ve (aldatıcı da olsa) kolektif olanın güvenli kollarında teselli aramasına yol açan, en sezgisel ve en ilkel savaş/kaç tepkisini engellemesi. Kurulan sayısız WhatsApp grubunun varlığı (ve beraberinde getirdiği aşırı manik-kaygılı-dayanışmacı söylemin başatlığı), normal koşullarda kanıksadığımız kamusal alanların şimdi kapanmasının, çaresizce doldurulmaya çalıştığımız bir boşluk yarattığına kanıt gösterilebilir. Bunun nedeni bizden istenen sosyal mesafe uygulamasının yanı sıra, onun (inkar edilip bastırılan) bir ilkel ‘gölge’ versiyonunun yeniden doğuşuna tanıklık etmemiz. Bu gölge versiyonda bir sürü olarak insanlık, avcının tehdidi karşısında çil yavrusu gibi dağılmış ve ‘zayıf olanları’ (testi pozitif çıkanları, yaşlıları, öldüğü söylenenleri) geride bırakmıştır. Bu bilinç dışı sözlüğüne yeni bir anlamın eklenmesine neden olacaktır. Birey: Parçalanan kişi.

Sonra darbelerin en sertini yeriz: Bu tehdit herkesi kale-evlerinin içine dek takip eder, ta ki dehşetle düşmanın içeride olduğunu fark edene dek… Virüs çoktan ‘masum’ çocuklarımıza gizlice bulaşmış olabilir. Anne, babalarını ve büyük anne/büyük babalarını -Sofokles’in devamı bir trajedi gibi- sistemli biçimde yok etmek için gönderilen beşinci kol gibidirler. Ve işleri daha da kötüleştiren, dehşet virüsünün derinin sınırında kalmayıp, insanın içine girdiğinin ortaya çıkmasıdır. Çünkü kaçınılmaz biçimde alınan tek bir nefes, viral dünyada bizi ‘kötü nesnenin’ (virüs) bir sonraki seri kurbanına dönüştürmek için yeterlidir. Ve devamında (yine kaçınılmaz olarak) verilecek nefes bilmem hangi şeytani entrikalarla ‘kötü nesneye’ dönüştüğümüzü fark etmemiz için yeterlidir. Hal böyle olunca, bölme mekanizması çöker, Melanie Klein’ın insana atfettiği iki temel kaygıdan kaçmak artık mümkün değildir: Nefretimizin sevdiklerimizi mahvedeceğine dair kaygı ile daha trajik olan, Donald Fairbairn’ın sözleriyle, sevgimizin sevdiklerimizi mahvedeceğine dair kaygı.****


YOK OLMA KAYGISI


Şaşırtıcı biçimde, dokunma üzerindeki yasak, kişinin enfekte hissetmesi için yeterlidir. Eve kapanma ise kişinin yalnız ve ‘yokmuş gibi’ hissetmesi için yeterlidir. ‘İyi nesnenin’ anında ‘kötü nesneye’ dönüşme ihtimali, iyiyi kötüden, kurbanı zalimden, özneyi nesneden ayırma becerisini sarsmaya yeter. Yayılırken taraf tutmayan virüsün (en azından görünüşte) din, ırk, cinsiyet, milliyet veya sosyo-ekonomik statü farklarını görmezden gelmesi, kişisel ve kolektif kimliği kuran resmi ve gayrı resmi toplumsal yapılarla ilgili kavrayışımızı dağıtmaya (ki bu tamamen kötü bir şey de olmayabilir) ve böylece, bizi katlanılması en zor olan kaygıyla, yok olma kaygısıyla yüz yüze bırakmaya yeter.

Belki de Edgar Allan Poe’nun eserinde ‘gerçeğin’ travmatik ortaya çıkışının iyi bir tasviri olan, maskeli baloda aniden ve ürkütücü biçimde beliren ölümle karşılaşmak -Freud (başka bir insanın ölümü haricinde) ölümün bilinç dışında temsil edilemez olduğuna inanıyordu- dışında başka çare yoktur.

Dans pistinde ‘arabesk figürler […] ateşli düşler […] çokça güzellik, çokça iffetsizlik, çokça tuhaflıkla biraz da dehşet vardı ama tiksinti uyandırabilecek hiçbir şey yoktu’ ve derken ‘Kızıl Ölümün suretine bürünebilecek kadar ileri giden’ kişi çıkagelir ve ancak  prensi öldürdüğünde (ölüm, efendi köle ayırmaz), konuklar ‘anlatılmaz bir dehşete’ kapılırlar: Yabancı, yabancı değil, ölümün kendisidir!

“Hoyratça paraladıkları kefeni ve ölüm maskesini elle tutulur bir vücudun işgal etmediğini görerek dile dökülmez bir dehşetle soluksuz kaldılar.”


KORONA SONRASI PSİKOTERAPİ


Ruhsal yıkımın olduğu yerde, aynı zamanda onarım için de bir fırsat vardır. Çoğumuz  ‘idare edeceğiz’ ve seans odalarımız bu maskeli balodan dönen sığınmacıların varışına tanıklık edecek. Elbette gelenler tüm bu olan bitenin anlamsızca geçip gitmesine izin vermeyenler olacak. Kuşaktan kuşağa, psikoterapistlerin kapısını hep çaldılar: 19’uncu yüzyılın son yarısında histerik hastalar ve saplantılı/zorlantılı hastalar, sonrasında sınır hastalar ve narsisist hastalar, son zamanlarda ise  ‘her yol uyar’ kuşağının içleri ‘ölü’ ve ‘boş’ hastaları ve şimdi korona sonrası hastayı göreceğiz: Online yaşayan, yeni ve dağınık bir özne. Artık yalnızca fiziksel varlığına indirgenemeyecek ve salgının açığa çıkardıklarını inkar edemeyecek bir özne.

Eve kapanma ile dayatılan baskıyı ve güç kaybını yaşayanları ve tüm hayatlarını aslında kapanmış bir şekilde geçirdiklerini keşfettiklerinde şok olanları; sanal dünyanın yarıklı, gedikli sınırlarını kutlayanları ve şimdi kimliklerini bulanıklaştıracak şekilde kimden geldiğinin önemi olmayan viral ‘like’lar tarafından her zaman enfekte edilme eğilimi taşıdıklarını fark edenleri; profesyonel kariyer peşinde amansızca koşturup dururken başarıya narsisistik şekilde bağımlı olduklarını fark edip, birden bomboş hissedenleri; evde baş başa kaldıkları mahrem ilişkilerinde sürekli boğulma hisleri ile dayanılmaz bağımlılık hisleri arasında kaldığını anlayanları; ‘tüm dünyanın durduğu’ ilk andan itibaren herkes gibi olarak habis hasetten kurtulanları; boş otoyolda son sürat hız yaparken coşkuyla çığlık atıp, ‘majestelerine yol isteyen’ büyüklenmeci kendilikleriyle (utanarak) karşılaşanları; yüzlerine taktıkları maskenin doğal olarak her zaman orada olduğunu fark edenleri; dünyada gıdanın biteceğine dair derin ve arkaik bir kaygıyla, ailesini yamyam avcılardan korumak için (hayali ya da gerçek) silahlanma yollarını ararken, anlık bir gecikmeyle ve dinmeyen bir dehşetle kendilerini avlanan olarak hayal edemediklerini görünce şok olanları göreceğiz.

Hepimiz, hem terapistler hem hastalar, teknolojiyle imtihanımızda, psikoterapinin temellerini yeniden öğrenmeliyiz. Belki her biri kendi balkonundan, karmaşık klasik eserler çalan bir orkestranın müzisyenleri gibi ya da belki anne babasının oturma odalarına kurduğu eğreti kaydırağa tırmanıp, Zoom’un diğer ucunda, kilometrelerce uzaktaki bana ellerini uzatıp, “Dede, dede, yardım et rüzgara karşı tırmanayım” diyen üç yaşındaki torunum gibi olacağız ve sanal alanda hem birlikte hem ayrı olmanın yollarını bulacağız.


* Joseph Triest, Psikanalist. Bu yazının İbranice versiyonu Israel Journal of Psychotherapy’de yayımlandı.

** Freud, S. (1919). The ‘Uncanny’. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XVII (1917-1919): An Infantile Neurosis and Other Works, 217-256

*** Freud, S. (1900). The Interpretation of Dreams. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume IV (1900): The Interpretation of Dreams (First Part), ix-627.

**** Guntrip, H. (1969). Schizoid Phenomena, Object-Relations, and the Self. New York: International University Press.


Çeviren: Pınar Padar 

Kaynak: https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/05/06/dehset-virusu/