Değerli Okurlar,

Bu köşe bloga dair yorumlarınız, sorularınız, eleştirileriniz ve katkılarınız içindir. Psikanalizin dış gerçeklikle etkileşimini ele alan kişisel görüşlerinizi içeren yazılarınız da köşeyi zenginleştirecektir. İletişim sayfasından editörlere ilettiğiniz metinler sayfaya uygunlukları değerlendirildikten sonra burada yer alacaktır.

 

Psikanaliz ve güncelin ara yüzünde birlikte düşünmeyi umuyoruz.

 

PSİKANALİZ BİLİM MİDİR?

 

Erdoğan ÖZMEN

 

            Bu yazı, psikiyatri mail grubunda “psikanalizin bilimselliği”ne ilişkin yürütülmüş bir tartışma sırasında parça parça yazdıklarımın bir araya getirilmiş ve gözden geçirilmiş halidir.

 

 

 

         Slovenya doğumlu felsefeci Alenca Zupancic’in naklettiği bir fıkra vardır: Adamın biri kahveye girip garsona seslenir: "Bir kahve, kremasız olsun lütfen." Garson şöyle yanıtlar: "Kusura bakmayın efendim, kremamız kalmamış, sütsüz olsa olmaz mı?" Biraz zorlayarak söylersem; en karşı olanlarımızın bile psikanaliz karşısındaki konumu buradakine benzer bir şey: Psikanaliz de, garsonun yanıtında beliren o hayaletimsi kendilik boyutuyla hepimize daima musallat oluyor, en karşısında olanların bile bütün konuşmalarına ve pratiğine mütemadiyen sızıp duruyor: demek bir şeyden yoksunluk ile birliktelik olarak. Çünkü bir konuşma terapisi (“talking cure”) olarak, demek dilin düzeninde sözcüklerle yürütülen bir terapi olarak ortaya çıktığından beri onun tümüyle dışında kalmak diye bir şey düşünülemez bir şeydir artık. Çünkü, psikanaliz -bir teori, inceleme yöntemi ve tedavi tekniği olarak- esas olarak şu soruları sorma ve ona  cevaplar arama faaliyeti/pratiği zemininde oluşmuş, gelişmiştir. Tüm  ıstırapları, nevrozu, sapkınlıkları, cinselliği, aşırılıkları ve inhibisyonları vb. ile şu yetişkinler nereden geliyor? Cinselin anlamını nerede aramalıyız? Cinsel fark nasıl kuruluyor? Kadın ya da erkek olmak ne demektir? 

 

         Ve şuradan başladığımızı düşünen, iddia eden, varsayan bir disiplindir psikanaliz: Konuşan varlık olarak dilin düzenine girdiğimiz, orada çoktan bizi bekleyen dilin düzenine teslim/vasıl olduğumuz andan itibaren Gerçekten/Şeyden koparız. Buna kendi içimizde olduğumuz Şey'e tam bir yabancılaşma da dahildir. Kurucu bir yabancılaşmadır bu. Sözkonusu o kökensel Gerçek (Lacancı psikanalizdeki Real. gerçeklik (reality) değil yani), dilin (sözcüklerin/gösterenlerin) ortaya çıkmasıyla elimine olur, deyim yerindeyse bir cinayet gerçekleşir (sözcük şeyi katleder çünkü). Demek başlangıç noktamız tümüyle mitik, ama aynı zamanda mantıken gerekli bir zamanda gerçekleşen bir cinayettir. Şöyle demek daha doğru belki: Geriye dönük olarak koyutlamak zorunda olduğumuz bir zamandan başlar öznenin serüveni.  O noktadan itibaren, yani dilin/gösterenin kökensel Gerçek’te devasa bir delik açmasından, demek Simgesel’in araçlarıyla yine de sürdürdüğümüz temasın artık sadece belli bir Gerçek parçasıyla (Lacan’ın “nesne a” dediği) sınırlı kaldığı bu momentten sonra, öyle denebilirse eğer, varlığımızın indirgenemez bir boşluk/eksik temelinde kuruluş süreci başlar. Ya da şöyle: Gerçekte asla var olmamış bir özün gelişmesi, saçaklanması, yeni bağ ve bağlantılar kurması yoluyla, ve geri dönüşlü olarak bu süreci tekrar tekrar yorumlayarak/anlamlandırarak özneler haline geliriz. Büyüme, olgunlaşma denen şey budur biraz da. Ne kadar nafile olsa ya da sonu belirsiz, “bitmeyecek” bir çaba gibi görünse de bu boşluğu/kopmayı/yabancılaşmayı/ayrılığı dil/sözcükler aracılığıyla anlamaya ve kapatmaya, ona bu yolla yaklaşmaya ve ulaşmaya çalışmak dışında bir seçenek, imkan ve aracımız yoktur. Psikanalizin bir inceleme yöntemi, tedavi tekniği ve teorik inşa faaliyeti olarak yerleştiği -ama ondan çok önce kendi inceleme nesnesi olarak keşfettiği, dahası bambaşka bir ışık altına yerleştirerek görmemizi sağladığı için icat ettiği demek daha doğru belki de- yarık/aralıktır burası. İnsan bir ayrılık ve yabancılaşma olay’ından başlayarak, bir ayrılık ve yabancılaşma süreci boyunca/içinden varlık kazanır çünkü.

 

         Başka türlü ifade edecek olursak: Bedensel ihtiyaçlarımızı, dürtüsel uyarımın yarattığı gerilimleri bir talep biçiminde, yani dilin imkanlarıyla ifade ettiğimiz andan itibaren yine söz konusu aynı temel kayıp, aynı mecburi yabancılaşma zuhur eder. Bu kaybı ve yabancılaşmayı anlamlandırmanın, ona yaklaşmanın dil-dışı herhangi bir imkanı ve aracı yoktur. Demek eğer insanı sıradan bir organizmaya indirgeme ayartısına kapılmayacaksak, ızdırabın ve çatışmaların iç dünyadaki 'nedenlerine' konuşarak ulaşma dışında bir seçenek, ortam ve umut yoktur. (psikiyatrideki major bir kaç hastalığın bu çerçevenin tümüyle dışında olduğunu ekleyelim). Psikanalizin inceleme yöntemi, dolayısıyla klasik psikanalizden başlayarak tüm psikanalitik psikoterapi yelpazesinin temel kuralı olan “serbest çağrışım” tekniğini işte bu saf varlık düzeyinde, ontolojik bir çerçevede konumlandırmalıyız  demek ki. Teorik olarak herhangi bir sonlanma noktasından azade sonsuz bir zincir değil midir kast edilen, mütemadiyen sürecek olan: “Tek bir kurala; zihninizden geçen her düşünceyi, imgeyi, sahneyi olduğu gibi bana anlatmanız kuralına tam bir bağlılık göstermenizi istiyorum: Bunlar ne kadar uygunsuz ve yersiz görünürse görünsün. Böylece o sebeplere ne ölçüde ulaştığımızı, onları ne ölçüde kavradığımızı birlikte göreceğiz.”  

 

                                             *****   

 

         Demek bir de şöyle bir Freud vardır: kendisine başvuran hastaların ıstıraplarının, o güne kadar "ıvır zıvır" olarak görülüp önemsenmeyen ve klinik bir ilgi ve merakın nesnesi olarak görülmeyen semptomların aslında askıya alınmış, ya da uygun sözcüklerinden mahrum bırakılmış hikayeler olduğunu fark eden, giderek o semptomların ve diğer bazı oluşumların (dil sürçmeleri, sakar eylemler, rüyalar vb.) başka bir yerin, Öteki'nin söylemi olduğunu keşfeden, ve egonun/selfin söyleminden tamamen farklı bir söylem üreten o Öteki yeri/Öteki'ni kendi işleyiş yasaları, kendi zamanı ve tarihi, özgül bir yapısı ve ritmi olan bir bilgi nesnesi olarak kuran bir adam. Yani, şüphesiz ki o güne kadar felsefenin ve edebiyatın zaten "bildiği" bir kıtayı, bilinçdışı kıtasını bilimsel bilgiye açan, ve icat ettiği bu yeni disiplin için yine özgül bir inceleme yöntemi (bir dizi denemeden, hipnozdan, abreaction tekniğinden filan sonra serbest çağrışım yöntemini/tekniğini) öneren biri. Yine, bunu bir süre ve mecburen elinin altında hazır bulduğu ve diğer disiplinlerden ödünç alınmış kavramlarla yapan biri. Yeni bir alanı bilgiye açan bütün insanların trajik kaderidir bu. kendi özgül kavramlarını ancak bir süre sonra, belli bir epistemolojik kopuş uğrağından sonra inşa etmeye başlarlar. Freud'un nasıl özenli ve hayranlık uyandırıcı bir çabayla bu olayı gerçekleştirdiğini, nasıl bir teorik faaliyet ve nasıl bir teorik inşa/soyutlama süreci yürüttüğünü görmek için “Rüyaların Yorumu"nun VII. bölümü döne döne yeniden okunmalıdır mesela.

 

         Kültür ve uygarlığımızda insani deneyim açısından önem taşıyan hemen her konuya ilişkin egemen açıklama ve tanımlamaları yerinden etmeyi, ve en temelde kendi kimliğimizi nasıl edindiğimizi, ve bunu dürtüsel süreçlerimizin düzenlenmesiyle nasıl bir arada gerçekleştiğini anlamayı amaçladığı için müthiş bir merak ve ilgi yelpazesine sahipti: cinsellik, saldırganlık, sapıklıklar, haz ve zevk, narsisizm, kayıp, yas, melankoli, paranoya, fobi, anksiyete, savunma düzenekleri, vb. vb.

 

         Tümüyle çaresiz ve çevresine mutlak muhtaç/bağımlı, dolayısıyla tam olarak uyumsuz/uygunsuz (disadapte) bir hayvan olarak dünyaya gelmiş olmamız karşısında, bu durumumuza karşı geliştirdiğimiz olağanüstü bir tepki ürünü/oluşumu olarak kültürü ve dili yaratmış olmamızı, ve o çaresizlik ve muhtaçlığı müthiş bir üstünlük ve ayrıcalığa dönüştürmüş olmamızı, bu dil ve kültür varlığının serüvenini ve akibetlerini merak etmiştir. İhtiyaç ve arzularımızın dille kaim olduğunu, sözcüklerin o ihtiyaç ve arzuların araçları olduğundan hareketle dil olmadan tarih olamayacağını düşünmüştür. Biyolojik/maddi varlığımızı neredeyse ikincilleştiren ve onun yamacında gelişse de ondan özerkleşerek insana haysiyetli varoluşunu bahşeden bu sembolik boyutu/derinliği ete kemiğe büründürmeye çalışmıştır.

   

         Bireylerin ve toplumların kendilerini niçin daima sabote ettiklerini, niçin kendilerini kendi zevklerinden mahrum ettiklerini, niçin her seferinde aynı musibetlerle kendilerini bizar ettiklerini merak etmiş, insan ruhunun ölüm ve yaşam dürtüleri (eros ile thanatos) arasındaki bir mücadele içinde kendine karşı/kendine rağmen bölünmüş olduğunu, bu mücadelenin bireyi daimi bir tatminsizlik sınırında tutsak edebildiğini anlamaya çalışmıştır. Kendimizi yıkıma uğratmanın, hazdan kaçınmanın, kendimizi suçluluk hissiyle iki büklüm etmemizin biçimlerini incelemiştir. Dürtüler ile uygarlık arasındaki uyuşmazlıkları, saldırganlık dürtülerinin süper-egonun yerleşmesiyle yüceltilmesini vb. incelemiştir. Çünkü orada kalmakla yetinmemiş, ikinci topografyayı icat etmiştir. vb. vb. vb.

 

         Velhasıl, Psikanaliz ve Freud,  bilinçdışına ilişkin ileri sürdüğü bazı betimlemelerin, ya da icatlarının nöro-bilimsel karşılıklarının, ya da psikanalitik tedavi etkili midir sorularının filan çok ötesindedir. Sadece süregiden ve hiç eksilmeyen Freud'a ilişkin bu konuşma ve tartışma iştahımız düşünüldüğünde bile, belki de onun fikirleri hayatlarımızın sandığımızdan çok daha fazla içindedir: Asıl olarak geçmişte ne olduğumuz ve ne istediğimiz, gelecekte ne istediğimiz ve nelerden korktuğumuzla ilgili olduğundan.

 

                                                      *****

 

         Şu halde bugün yapmamız gereken, bir takım deney-test-doğrulama ya da yanlışlama ilke ve yordamları uyarınca neyin bilim olup olmadığını tayin etmeye çalışmak değildir. O açıdan saf bilim hangisidir ki zaten? 

         

         Kendi nesnesini tutarlı bir biçimde tarif eden, onu incelemenin yöntemini açık seçik ortaya koyan ve belli bir nedensellik ilişkisi/bağı oluşturan her türlü bilgi alanının düşüncenin/düşüncemizin sınırlarını genişlettiği, bizi gerçekliğe yaklaştırdığı ölçüde dikkate almamız gerekmez mi.  Bir de en nihayetinde bütün disiplinler gerçekliğe mecburen belli yapılar ve modeller aracılığıyla yaklaşabiliyor: ve de insanı ilgilendiren bütün bilgi alanlarında, sözünü ettiğim o nesnenin bulunması (insan ve davranışları -eğer onu daha geniş bir çerçevede belirleyen toplumsal/kültürel/dilsel koşulları bir an askıya alarak söylersek-, aşağı yukarı hep aynı olduğu için sözkonusu nesnenin yeniden-bulunması demek daha doğru) aşılamaz bir eksik aracılığıyla/o eksiğin gölgesinde olduğundan her yaklaşım ve disiplin nihai olarak başarısız kalmaya mahkumdur. Ne iyi ki sonsuz bir uğraş bu. Bu anlamda benim için üç büyük düşünür hep çok önemli olagelmiştir: Marx, Freud, Darwin. 

 

         Her biri, sırasıyla Tarih, Bilinçdışı ve Evrim kıtalarını (bilimsel) bilgiye açmışlardır. Kendi zamanlarına kadar çeşitli bilme, anlama ve gözleme biçimleriyle ele alınagelmiş olan bu üç nesneyi kendi teorik faaliyetlerinin nesnesi olarak yeniden tanımlamış, onları incelemenin yöntemini inşa etmişlerdir. Demek bir bakıma, o nesneleri icat ettiklerini söylemeliyiz. Yukarıda da söz ettim, öylesine devasa bir epistemolojik kopuş, öylesine olağanüstü bir olaydır ki söz konusu olan, bugün bu üç alanda -en mesafeli olanlarımızda bile- onların bize armağan ettiği özgül kavram ve içgörüleri yok sayarak, ıskalayarak söz almak mümkün değildir artık. O kavram ve içgörüler bütün söylem ve tahlillerimize her taraftan apansız sızacak, bütün konuşmalar onların gölgesinde gerçekleşecektir.  

                                                                                                                                Erdoğan Özmen, Psikiyatrist, Yazar

KOLERA GÜNLERİNDE AŞK, CORONA GÜNLERİNDE BIZE NE SÖYLER?

 

Demet Parlar 

Kolera Günlerinde Aşk, Marquez'in uzun zamandır kütüphanemde okunmayı bekleyen kitabı, Corona günlerinde okuduğum ilk kitap oldu. Bu tercihte kitabın isminin Corona salgınıyla çağrışımsal yakınlığı kadar, pandemi ile hayatımıza giren sosyal mesafenin, karantinanın  ilişkiler özellikle aşk üzerine etkilerine dair merakım  da etkili oldu sanırım. Salgın Camus'nun Veba’sında olduğu gibi aşıkları  acılı ve zorunlu bir ayrılığa mı sürüklüyordu, yoksa salgına ve hastalığa direnebiliyor muydu aşk? 

Kolera Günlerinde Aşk'ı Marquez  1985 yılında, Nobel'i aldıktan üç yıl sonra yazmış. Bir olgunluk dönemi romanı diyebiliriz sanırım. Kitabi karısına adamış "Mercedes'e  elbette " diyerek...  

Marquez karısına, yeni tanıştıklarında  Mercedes Barcha 13, kendisi 17 yaşındayken evlenme teklif ediyor, on yıl sonra evleniyorlar, iki oğulları oluyor ve Marquez 2014 yılında ölene kadar evli kalıyorlar.  Kitabın  ana temalarının aşk, evlilik, yaşlılık ve ölüm üzerine olması nedeniyle Marquez'in  Kolera Günlerinde Aşk'ı eşine neredeyse bir ömür boyu süren birliktelikleri için  çok zarif bir hediye olarak yazdığını düşünüyorum.

Romanda üç temel karakter; Florentino Ariza, Fermina Daza ve Dr. Juvenal Urbino olsa da ana karakter hic kuskusuz Florentino Ariza. Acaba Marquez hangi karakteri kendine daha yakın hissetmişti? 13 yaşındaki sevdiğine on yıl sonra kavuşan Marquez uzun evlilik yaşamında karşılaştığı  sorunları, sevinçleri,  krizleri ve yeniden buluşmaları bazen birinin bazen diğerinin düşüncelerinde dillendiriyor olabilir mi? Kitabın yüzyıllık yalnızlık gibi otobiyografik yanları var mı? Marquez karakterleri öylesine doğal ve sıcak bir anlatımla bize tanıtıyor ki hatalarıyla, doğrularıyla , acıları ve sevinçleriyle  yaşayan, canlı karakterler üçü de, aynı şekilde yan karakterler de. Marquez karakterleri anlatırken kişiliklerine, yaşamlarına dair çok derin analizler yapıyor, öyle ki hikayenin içinde hissediyorsunuz kendinizi.

Fermina Daza'nın Doktor Urbino ile evlenmesine, Florentino'nun yirmi beş deftere kaydettiği altı yüz yirmi iki uzun süreli aşk ilişkisine, sayısız gelgeç serüvene ve belki de en önemlisi yaşlılığa rağmen  yarım yüzyıllık bir zamana direnen bir aşk tufanının  hikayesi Kolera Günlerinde Aşk. “Aradan tam elli bir yıl, dokuz ay, dört gün geçmişti. Unutmamak için bir hücrenin duvarlarına her gün bir çizgi çekmek zorunda kalmamıştı; çünkü tek bir gün bile geçmemişti ki onu anımsatan bir şey olmasın.”  Bu  öykü aşkın bin bir türlü halini yansıtan  bir destana dönüşür Marquez'in kalemiyle.

Oysa Doktor Juvenal Urbino, Fermina Daza’ya  onunla evlenmek istediğini hiç bir zaman aşk sözcükleriyle dile getirmez,  güvence,  düzen,  mutluluk gibi aşka benzeyebilecek, aşk sayılabilecek ama aşk olmayan şeyler gibi dünyasal nimetler önerir. “Tepeden tırnağa aşk “ olan Florentino Ariza'yi geçerli olmayan nedenlerle geri çevirdikten sonra, Doktor Urbino'yu yeğ  tutması için de geçerli nedenlerinin olmadığını fark eden Fermina Daza’nın kafasındaki kuşkular evlilik yeminiyle dağılır: “Aklının en doğru şey olarak kendisine gösterdiği şeyi pişmanlık duymadan yapabildi: gözyaşı dökmeden Florentino Ariza'nin anısının üstüne sünger çekti, bütün bütün sildi onu; belleğindeki yerinde kocaman bir gelincik tarlası  çiçeklendi.” 

On dokuzuncu yüzyılın yirminci yüzyıla dönüştüğü bir zaman diliminde Karaipler'de eski bir sömürge bolgesinde geçer öykü. Hem doktor Urbino'nun hem de salgınla mücadele sırasında koleradan ölen doktor babasının çabalarıyla kontrol altına alınsa da geri planda kolera  varlığını hep hissettirir. Florentino'nun aşkı gibi roman boyunca sürer. O da aşk gibi ana temalarındandır romanın  ve bu destansı  aşkın, tam elli üç  yıl, yedi ay, on bir günlük bekleyişten sonraki kavuşmanın “Bütün bir yaşam boyu" sürmesine  neden olur.

Kolera'nın o çağlardaki öldürücü etkisinin yansıması gibi ele alır  aşkı Marquez. Öyle ki Florentino mektubuna yanıt beklerken kaygısına ishaller, yeşil yeşil kusmalar karışır, yön duygusunu yitirip sıkça düşüp bayılmaya başlar. Hekimin tanısı kesindir; aşk arazının koleranınkiyle aynı olduğu bir kez daha doğrulanmıştır. Aşk bir hastalık olarak Florentino Ariza'nın bedeninde tüm ağır belirtileriyle gösterir kendini. Fiziksel olarak iyileşse de yaşamı boyunca devam edecektir hastalığı.

Aşk kolera gibiyse evlilik Marquez'in kaleminde neydi? “ Doktor Urbino karısıyla çatışmalarının evin boğucu havasından kaynaklandığını kabul etmiyor, onların evliliğin doğasından ileri geldiğini öne sürüyordu... “Evliliğin sorunu şu” diyordu :”her gece seviştikten sonra sona erer, her sabah kahvaltıdan önce yeniden kurulması gerekir.” Onlarınki daha da kötüydü, dediğine göre  birbirine karşıt iki sınıftan doğmuştu. Tek olası bağ,  aşk gibi, olmayacak, kararsız bir şeydi, o da eğer varsa: üstelik onların durumunda, evlendikleri zaman aşk yoktu; tam aşkı keşfedecekleri sırada ise, yazgıları onları gerçeklerle yüz yüze getirmekten başka bir şey yapmamıştı. “

Fermina Daza 21 yaşında evlendiğinde bir taşra yapmacıklığı cenneti olarak gördüğü sosyete yaşamının içinde bulur kendini. Bu yaşam bir atasal anlaşmalar, beylik törenler, önceden bilinen sözcükler dizgesinden başka  bir şey değildi. Ve bu taşra yapmacıklığı cennetinin en ağır basan özelliği, bilinmeyene duyulan korkuydu. Fermina Daza çok yalın bir bicimde tanımlıyordu bunu: “Toplumsal yaşamın sorunu korkuyu yenmek, evlilik yaşamının sorunu ise can sıkıntısını yenmeyi öğrenmektir.”

 Marquez'in anlatımıyla; “ Her şeyin içindeydiler, hemen hemen her zaman da en başta, herkesten önce. En mutsuz yıllarında, hiç kimse onlardan daha mutlu insanların ne de onlarınki kadar uyumlu bir evliliğin olabileceğini tasarlayamazdı. “ 

Tüm kentin hayranlıkla izlediği evliliği Marquez farklı yorumlar:  "Evliliklerinin altın yılını kutlamışlardı ve birbirleri olmaksızın ya da birbirlerini düşünmeksizin bir an bile yaşamıyorlardı; yaşlılıkları ilerledikçe de bunun daha az bilincine varıyorlardı. İkisi de bu karşılıklı köleliğin sevgiye mi yoksa rahatlığa mı dayandığını bilmiyordu.... Ama birlikte öğrendikleri bir şey varsa, o da, bilgeliğin bize artık hiçbir şeye yaramadığı bir zamanda geldiğiydi."

Romanın ilk cümlesi de mutsuz aşkların yazgısını kimyasal bir reaksiyonla ilişkilendirir;  “Kaçınılmaz bir şeydi: acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını anımsatırdı hep.... Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı, satrançta en yufka yürekli rakibi, bir altın siyanürüyle belleğin işkencelerinden kurtarmıştı kendini..."Böyle bir durumla karşılaştığınızda, dikkat edin," dedi stajyere "genellikle kalpte billur tanecikler olur." Gerçi bu aşk yüzünden olmayan bir intihardır, nedenini Doktor  Urbino “jerontofobi" , yaşlılık korkusu olarak açıklar. Evet yaşlılık da aşka ket vurabilme olasılığı nedeniyle önemli bir yere sahip romanda: Her üç ana karekterin yaşlılığa dair duygu ve endişelerini aktarır bize Marquez: 

  “ Gerçek şu ki, çağının ölçütlerine göre Florentino Ariza yaşlılığın sınırını aşmıştı. Elli altı yaşındaydı (Marquez'in kitabını yazdığı yaş), hiç göstermiyordu yaşını... Öte yandan, Florentino   Aziza’nın, çağın yaşlılık kavramından kaçması  olanaksızdı; öyle ki, sinemadan çıkarken Fermina Daza'nın sendeledigini görünce, ansızın, amansızca sürdürdüğü aşk savaşımında, kancık ölümün kaçınılmaz olarak onu yenik düşüreceği yılgısıyla ürpermesi doğaldı. O zamana değin amansızca yürüttüğü ve onursuzca yitirdiği en büyük savaş, kelliğe karşı verdiği savaştı. İlk saçların tarakta kaldığını gördüğü an, başına gelmeyenin tasarlayamayacağı bir cehennem azabına hüküm giydiğini anladı. Yıllarca direndi... Altı yıl içinde tam yüz yetmiş iki ilaç denemişti... “ 

Ve sanırım yalnız Marquez'in ya da Florentino Ariza’nın değil bir cok erkeğin korkusunu anlatıyor bu cümleler: “ Kendini bir kadının kolunda taşıtmak zorunda kalacağı o aşağılık yaştan korktuğu kadar ölümden korkmuyordu artık. O gün, ancak o gün, Fermina Daza'ya kavuşma umudundan vazgeçmek zorunda kalacağını biliyordu. “

Marquez’in yaşlılık ve hastalık ilişkisine dair yazdıkları deneyimli bir doktorun gözlemleri kadar gerçekçi ve güçlü : “Birkaç yıldır bedeninin ağırlığının  bilincine varmaya başlamıştı Doktor Urbino. Belirtileri tanıyordu. Ders kitaplarında okumuştu onları,  gerçek yaşamda doğrulandıklarını görmüştü;... yetişkinler, belli bir yaştan sonra, ya hasta olmadan belirtiler gösteriyorlardı, ya da daha kötüsü; zararsız hastalıkların belirtilerini gösteren ciddi hastalıkları oluyordu...Her şeyi gördüğüne inanan, onun yaşında bir hekimin, hasta değilken kendini hasta hissetmenin tedirginliğini yenmeyi başaramayacağı Doktor Juvenal Urbino'nun hiç aklına gelmemişti. Ya da daha kötüsü: belki de gerçekten hastayken, salt bilimsel bir ön yargıyla hasta olduğuna inanmamanın. Daha kırk yaşındayken sınıfta yarı şaka yarı ciddi şöyle demişti: ‘Yaşamda gereksinim duyduğum tek şey, beni anlayan birisi’ ...Hiç kuşkusu yoktu: Elli sekiz yaşında da olsa, yaşamda gereksinim duyduğu biricik şey, onu anlayacak bir insandı.” 

Kendimizle baş başa kalabildiğimiz şu corona günlerinde, Kolera Günlerinde Aşk;  Aşk tutkusu, evlilik sorunları, yaşlılık korkusu ve anlaşılmak ihtiyacı gibi varoluşsal meselelere dair içsel yolculuğumuzu renklendirecek kitaplardan. Bazı cümleler bu temel izlekler dışında gençlik  ve annelik gibi farklı  sapaklara da çekiyor insani; “ Her şeye karşın, yüreğin belleğinin kötü anıları sildiğini, iyileri büyüttüğünü, geçmişe katlanmayı bu hile sayesinde başardığımızı bilmeyecek kadar gençti daha.”  Ve annelik üzerine; “ Yeni doğan oğluna sığındı Fermina Daza...sevinç içinde, çocukların çocuk oldukları için değil, onları yetiştirirken, onlarla arkadaş okudukları için seçildiklerini anladı.”

 “Ama insanların her zaman annelerinin onları dünyaya getirdiği zaman doğmadıkları, yaşamın onları bir kez daha, hem de sık sık kendi kendilerinden doğmaya zorladığı düşüncesine kaptırdı kendini.”

Kendi kendimizden doğmaya zorlandığımız ya da belki daha doğru bir deyişle bu ihtiyacı yoğun olarak hissettiğimiz corona günlerinde kendimizi anlamamıza yardımcı  bir yol arkadaşı Kolera Günlerinde Aşk.

Yazan: Demet Parlar, Gazete Karınca yazarı

Gabriel García Márquez, 1957

Kendine Çıkan Yollar

 

Neren ağrıyorsa canın ordadır demiş atalarımız. Bu söz, son iki gündür tutulan boynumla barış yapabilme, onu rahat ettirebilme çabamı (ya da kavgamı) biraz olsun hafifletti. Zavallıcık bu durumda kafamı taşıyamadı ve haddinden çok çaba gösterdiği için kaslar daha çok kasıldı, kasıldıkça ben yoruldum. Aslında göremediğim, derdimin tam da bu olduğuydu. Bağlantı noktası!


 

Bize eşlik edecek olan ise Van Gogh’un 1888 yılında Arles’deyken resmettiği Langlois Köprüsü. Ki bir dönem, hayatımın 5 senesi, haftada bir gün, 50 dakika, bu tabloya bakarak konuşmuştum. Bazen sustum, durdum. Bazen aktı, kelimeler, yaşlar. Bu, terapiydi, beni bir yerden bir yere taşıyan, olanak sağlayan, besleyen, dönüşmeme izin veren. Tüm anılar, geçmişten bugüne, tam da bu at arabası gibi gidip geldi zihnime. Geçen onlarca anı, kişi, bulundukları yerden kalkıp bugüne, olduğum odaya, önüme geldiler ve benim diyeceğim ne varsa konuşuldu. Kalanlar ise konuşulmak üzere zamanını, yani köprüden geçmeyi beklemekte zihnimde. Zaman içinde salına salına dolaşan belleğim, bazen olup bitenlerle, kafasına elma düşen Newton gibi farkediyor: Ne, niçin oldu, neden “o zaman” değil de “bu zaman” oldu. Olan biten, yol alıp giden her ne ise hepsi benden. Geri döndüklerinde bilirler ki yerleri var.


 

Güzel bir gün ortasıyla parlayan bu tablonun bana göre, sol ve sağında görünmeyen geçmiş ve gelecek iken, tablonun tam da orta yerinden akan nehir, işte bu anı, zamanı, yani “hayatı” simgeler. Köprünün bağlantı noktasından geçerken, arabanın adeta yavaşlayan sesini duyarız, gıcırtıları, bugünü acıtan yerleri hissederiz. Tablonun ortasına denk gelen nehirde, resme canlılığı veren kadınlar, çok gündelik bir iş olan çamaşır yıkıyorlardır. Bugüne dair, yaşama, sana bana dair. Resme baktıkça ruhun aklanır, paklanır, sanki sen arınırsın tüm toz toprağından. 


 

Van Gogh’un bu resmi yaptığı sene, ruhsal olarak çöküntü yaşamasından 2 sene önce, kısmen daha sağlıklı olduğu, doğaya çok yakın olduğu ve sayısız tablolar yaptığı 1888 yılıdır. Heyecanlı fırça darbelerini hissedebileceğimiz, canlı renklerle dolu, bir sürü tablo. Hayatını, renklerin ışığına adamış ve ne yazık ki, bu uğurda aklını ve hayatını kaybetmiş Van Gogh’un o renklerin içinde olduğunu düşünmek bana huzur veriyor. Geride bıraktıkları, kimileri gibi benim de sığındığım ve huzur bulduğum cennetler. Tıpkı bedenimin “bana kulak ver” diyip, bu tabloya sığınması gibi. 


 

Köprüler varır, köprüler kırılır, köprüler ayrlır ve birleşir. Her zaman iki yakayı bir araya getirir. Aklı ve bedeni, ruhu ve duyguları, seni ve beni kavuşturur. Herhangi bir yöne doğru yola da çıksan, yolun mutlaka geçer köprülerden. Köprüler, seni kendinle buluşturur. İster hobi olsun, ister doğa, hep bir dil bulmak lazım, insanın kendine varan yollar yaratabilmesi için. Çünkü ifadedir, bizi hayatta tutan.


 

Işte Van Gogh’u da hayata ve bugüne bize bağlayan tabloları, yine kendimizle iletişimimizde bize köprü olur. Boynumun ağrısından beni bu tabloya götüren zihnim de belki bir yerden bir yere anca göçüyordur. Kutulardan, valizlerden çıkmak, eşyaya kolay da, belleğe zor!

 

Aslıhan Kurt Beierlein

Uzman Psikolog, Psikoonkoloji/Psikodrama Terapisti

Hamburg

Demet Parlar

 

“Yeryüzü insana değil, insan yeryüzüne aittir.”1

İnsanın sebep olduğu iklim ve göç gibi büyük krizlerin çözümü insan olmayanları kapsayacak bir şekilde genişletilmiş bir etikle, var olan insan tasarımının değişimiyle mümkün olabilir mi?

 

Hümanist ve insan merkezli bakışın geride bırakılması ya da en azından enine boyuna tartışılması, eleştirilmesi gereken, insan olmayan canlılar kadar cansız varlıkları da dikkate alan yeni bir etik anlayışın, yeni ortak yasam ağlarının oluşturulması gereken bir çağın eşiğinde ilginç ve büyük değişimlerin beklendiği bir zamanda yaşıyoruz. 

Yaşadığımız çağın farklı bağlamlarda olumlu olumsuz bir çok tanımı yapılsa da insanın krizde olduğu bu çağa sanki en çok “insan sonrası”/ “posthuman” tanımı yakışıyor. Aslında “insan sonrası” kavramı hümanizmde tanımlanan haliyle insanlığın, düşünce, yorumlama ve nesnellik süreçlerindeki merkezi konumundan alaşağı edildiği, insana dair kabullerin sorgulanmaya başladığı bir potansiyel teorik alanı niteliyor.2 Aydınlanma’nın etkisiyle her şeyin evrensel ölçeği olarak aklı gören hümanizm ve monoteist dinlerin etkisiyle tüm canlı türleri içinde insanı hiyerarşik olarak tepe noktaya koyan insan merkezli, insan kayırmalı dünya anlayışının, zihin-beden, özne-nesne gibi ikiliklerle temellenen kartezyen düşünce alışkanlığının değişmesi çok zor gibi görünse de özellikle son 20 yıldır yaşadıklarımız bu değişimi artık zorunlu kılıyor. 

İklim krizi, mülteci krizi, açlık, terör, doğal kaynakların dünyanın artan nüfusunun ihtiyaçlarını giderek artan bir hızda karşılayamaz hale gelmesi gibi küresel sorunlar 2000 yıllık insan merkezli, 300 yıllık hümanist ve kartezyen zihniyetin değişmesinin gerekliliklerini açık ve acı bir şekilde ortaya seriyor;

Artık yalnızca medya haberleri olarak değil doğrudan yaşadığımız iklim olayları, doğanın betonlasmasi, sokakta dilenen mülteci çocuklar, aç insanlar gibi canımızı yakan meseleler üzerine düşünürken temelde yalnız doğayı ve insan dışı canlıları değil, kültürel, biyolojik ve fiziksel olarak bize benzemeyen insanları da ötekileştiren zihniyetin bu sorunlarla ilişkisini gözden kaçırabiliyoruz. Oysa evrendeki mini minnacık yeriyle bize yaşam olanaklarını cömertçe sunan gezegenimizde bu cömertliği tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte huzurla yaşamak ve gelecek nesillere dünyamızı yaşanabilir bir dünya olarak bırakmak istiyorsak en azından bu halimizi ve yerleşik zihniyet yapımızı sorgulamalıyız.

Elbette bu sorgulamayı Spinoza ve Nietzsche başta olmak üzere filozoflar çok önceden yapmaya başlamışlar. Nietzsche hiyerarşik insan merkezci yaklaşımları reddeder ve kendi felsefesini, insanın iki bin yıllık doğa karşıtlığına ve saygısızlığına karşı bir saldırı, büyük kirlenmeye karşı bir öfke olarak tanımlarken Spinoza etik yaşamı, kendimizi varlığın bütünselliğinin ayrılmaz parçaları olarak görmek olarak tanımlar. 70’lerden günümüze dek Fransız düşünürler tarafından geliştirilen, Deleuze’ün antihümanistik bakışına, Nietzsche’ye ve Spinozacı monistik ontolojiye dayanan materyalist yaklaşımlar eleştirel bir insan sonrası (posthuman) teori ve etiğinin imkanlarının araştırılmasının esinlendiricileri olmuş durumda. 

Deleuze ve Foucault’un öğrencisi olan ve kendisini bir posthümanist, geliştirdiği kuramı “eleştirel insan sonrası” olarak tanımlayan İtalyan filozof Rosi Braidotti insan sonrası öznenin, Batı düşünce geleneğinin dayandığı aşkınlık/içkinlik, bilinç/beden, özne/nesne gibi hiyerarşik karşıtlıkları yapısöküme uğratarak, yaygın “insan” tasarımını sarsmaya ve insanı, -hayvanlardan yapay zekaya uzanan bir skalada- insan olmayan yaşamla bağlantısında ele almaya çalışır.İnsan sonrası etiğin insan ve insan olmayan ötekiler çokluğuyla bir arada, dünyayla olumlayıcı bir etkileşim kurmakla ilgili olduğunu ileri sürer. Aynı anda hem dünyaya içkin, dünyaya dair güven duyan hem de dünyadaki adaletsizlikleri ve olumsuzlukları eleştirebilen yeni bir tür özne haline gelebilmek için emek vermemiz gerekliliğine ve böyle bir öznenin ancak pratikte gerçekleştirilen eylemde ötekilerle birlikte gerçekleşebileceğine dikkat çeker.3,5

Braidotti’nin de içinde bulunduğu antropoloji, felsefe, eğitim, bilim ve teknoloji, siyaset kuramı ve iletişim alanlarında çalışan  bir grup düşünürün yazdıkları Antroposen Manifestosunda, insanın sebep olduğu krizin, ancak insan olmayanları kapsayacak biçimde geliştirilmiş bir etikle ve bu tarz bir etiğe dayanan hikayelerle önlenebileceğine dikkat çekilir. Bu manifestoya göre insanlar, en az kargalar, yarasalar, tilkiler, balıklar kadar yaşam ağının içine doğmuş ve bu ağda gelişmeyi sürdüren canlılardır. Dolayısıyla yaşam ağındaki bağlantıların araştırılması, hikayelerin anlatılması ve bağlantıyı göz önünde bulunduran bir hukukun geliştirilmesi, Antroposen’de yaşamsal çeşitliliği korumak açısından büyük önem taşır. Elbette etiğin, politikanın ve hukukun değişmesi için öncelikle mevcut insan tasarımının değişmesi, yeni bir insan olma hali üzerinde düşünülmesi gerekmektedir. Antroposen’de insan oluşa dair yeni yollar, farklı güzergahlar hayal edilmelidir. İnsan olmayan canlılara, bu canlıların şarkılarına, ritüellerine, danslarına, yaşamlarına, tükenişlerine ve bunlara dair hikayelerin önemine dikkat çeken bu düşünürler insan merkezciliği aşmayı amaçlar. Rose Braidotti insan sonrasını anlamak için göçebe olmak, geçiş halinde yaşamak bir başka deyişle hiç bir kimliği kalıcıymışcasına sahiplenmemeyi, “bu işte beraberiz” etik formülü çerçevesinde sürecin ilişkisel unsurlarını öne çıkaran yeni materyalist olumlama ve neşe etiğini önerir.Özen ve sorumluluğu temele alan bu etik yaklaşım, eril akıl merkezcilikten kurtularak insan ve insan olmayan canlıları bir arada düşünen  zoe-merkezci perspektiften bakarak ortak yaşamı, birlikte oluşu göz önünde bulundurur.4,5

Nietzsche 19. yy’da tanrıyı öldürdü, 20. yy.da kuantum fizigi, nörobilim ve evrim insanı merkezdeki konumundan indirerek varlığın tüm veçheleriyle bütünleştirdi. Artık 21. yy. da insanın öldüğünü kabul edip yeni insanın doğuşuna yardımcı olmak zamanı gelmedi mi? Herşeyin hızla değiştiği bir çağda en zor değişen şey zihniyet kalıplarımız olsa da “bizim” yerleşik düşünme alışkanlıklarımızın ötesine geçip kendimiz hakkında farklı düşünmeyi öğrenmemiz gerekiyor sanırım. Neyse ki her zor zamanda olduğu gibi felsefe ve gerçeklerin hikaye anlatıcıları olarak sanat yardımcılarımız olacak bu zor yolda.

 

Dipnot:

1 Vandana Shiva kabilesi reisi Seattle’dan aktarıyor: Yeryüzü demokrasisi

2 Öztürk Şeyda, İnsan Sonrası, Cogito, Kış 2019

3 Braidotti Rosi, İnsan Sonrası, Pek İnsanca; Bir Posthümanistin  Anıları ve Emelleri, Cogito, Kış 2019

4 Çelik, Ezgi Ece,; Yerkürelilerin Ortakyaşamı, Mevcut Ortaklıklar, Yeni Yaşamlar, Cogito, Bahar 2019 

5 Çelik, Ezgi Ece,; Antroposen ve Posthuman İnsan Çağı’nda İnsan Sonrası Olmak, Cogito, Kış 2019

Yazan: Demet Parlar, Gazete Karınca yazarı.

Bu yazı İTO Hekim Forumu  Dergisi Mart 2020 sayısında yayınlanmıştır.

Salvador Dali, 1943

'Geopoliticus Child Watching the Birth of the New Man'

İnsan öldü, yaşasın insan